30 Mart 2017 Perşembe

01100101 01111001 01100101 01110011

gözlerini en ince detaylarına kadar ezberledim.

uçsuz bucaksız bir deniz, zarif göz bebeklerinde yansıdığında doğanın vereceği tepkiyi nasıl da merak ediyorum! üstelik bu gözlerin hakkında merak ettiğim tek şey değil.

mesela;
gözlerin hangi hızda açılıp kapanıyor? (bunu hesaplayabilecek kadar uzun süre gözlerinin içine bakabilecek miyim? emin değilim.) ne kadar süre gerekli ışığımın sana yansıması için?

gözlerinde mutluluk var, en azından fotoğraflarda, ya da seni gördüğüm kısacık - gözlerinin içinde kaybolduğumu anlamandan korkup sana bakabildiğim müthiş süre - zaman diliminde. eğer başka bir sebepten gözyaşı dökecek olursan, gözyaşlarını silmemi ister misin?

gözlerinin etrafındaki çizgilerde ben de yer edinebilecek miyim bir gün?

bir de gülüşün var. daha o bölümü bitiremedim. bilerek ölüp baştan başlıyorum.

31 Ocak 2016 Pazar

aşırı saçma bir bisiklet turu oldu


tuzla - beykoz diye çıkıp tuzla - kadıköy'e dönüşen, ölmek üzere olan jantın hayata döndürüldüğü, 7 aydır devam eden vites sorunun nihayet çözüldüğü aşırı saçma bir tur oldu. he bi de sonunda yenilen devasa pizza ile günü noktaladık.

24 Ocak 2016 Pazar

Megadeth - Dystopia

Megadeth-Dystopia
Megadeth 15. stüdyo albümü dystopia’yı 22 Ocak 2016 tarihinde yayınladı. Büyük bir Megadeth fanı olan ben bile son iki albüm th1rt33n ve Super Collider’dan sonra beklentimi büyütmemiştim.
Albümle aynı adı taşıyan şarkı özellikle ilk 3 dakikasıyla The System Has Failed kalitesinde akarken bir anda değişen temposuyla klasik olma şansını elden kaçırıyor. Dave Mustaine’in soloları daha önceki albümlerde attığı soloların kötü birer kopyası gibi geliyor kulağa.
The Threat is Real bir Megadeth şarkısında olması beklenen her şeyi barındırıyor. Sağlam bir riff, bolca solo. Bana biraz Sepultura’nın Territory’sini anımsatmadı değil. Sololar bol ama pek fazla akılda kalıcı olduğunu söylemeyeceğim. Yine de temposuyla güzel bir albüm açılış şarkısı olduğunu düşünüyorum.
Fatal Illusion. Adı gibi ölümcül kötülükte bir şarkı olmuş. Şarkı karmakaraşık. Kötü mixlenmiş Mustaine vokali ve aşırı overdrivelı gitarların karışımına bir de shredder soloları ekleyin. Nur topu gibi bir Fatal Illusion’ınız oldu.
Death From Within albümün en güzel rifflerinden birine sahip. Ne yazık ki bu şarkının güzel kısmı da 1 dakika 20 saniye sürüyor. Bunun nedeni de Megadeth tarihindeki en sıkıcı nakarat bölümlerinden birinin araya girmesi. Bu nakarat bölümünü bir kenara atıp ilerleyince güzel sololar bizi karşılıyor. Albümü dinlerken dinlesem mi atlasam mı bilemediğim şarkılardan biri.
Bullet To The Brain orta tempoda güzel bir şarkı. İlk dinleyişte beğenmemiştim. Daha sonra dinledikçe sololarına ve Chris Adler’in davullarına bayıldım.
Post American World, The World Needs A Hero albümünde yer alan bir şarkı gibi. Fazla ilgi uyandırmıyor. Dinlerken çok sıkıldım. Geçiniz.
Poisonous Shadows albümün en ilgi çekici şarkısı. Belki de en iyisi. Şarkının melodisi ve introdan sonra gelen ilk solosundan Mustaine’in geçtiğimiz yaz San Diego Senfoni orkestrası ile yaptığı çalışmadan esinlendiği anlaşılabiliyor. Nakaratı, soloları, riffleri ile albümdeki en oturaklı şarkı.
Conquer or Die, Megadeth tarihindeki ender enstrümental parçalardan biri. Girişiyle Last of Us müziklerini anımsattığı için ilk dinlemede ısındım şarkıya. Ortasında giren solo ile şarkının temposunun hızlanması çok iyi olmuş. Konser açılış şarkısı olarak uzun yıllar dinlenebilir.
Lying in State, Blackmail The Universe’in kötü bir kopyası. Blackmail The Universe varken bu şarkıyı neden dinlemek isteyeceğimi bilmiyorum. Bunu da geçiniz.
The Emperor albümdeki en orjinal, en eğlenceli şarkı. Punk & Hard rock karışımı bir havası var. Chris Adler albümdeki en başarılı performansını bu şarkıda sergiliyor. Şarkı eğlenceli olsa da Mustaine’in kariyerindeki en kötü şarkı sözlerine de sahip.
“you’re bad
you’re bad for my head
because you make me sick
you prick”
Dystopia önceki iki albümle karşılaştırılmayacak derecede iyi olsa da hafızalarda çok da yer etmeyecek şarkılarla dolu bir metal albümü. Dystopia, Poisonous Shadows, Conquer or Die, The Emperor ve Death From Within’in bir kısmını beğendim.

1 Ekim 2015 Perşembe

Neden veledromlarımız yok?


Türkiye bireysel sporlarda uzun yıllardır başarısız bir ülke konumunda. 1990'lı yıllarda güreş ve halter, 2000'li yıllarda ise atletizmde yaşanan patlamayı saymazsak olimpiyatlarda elde ettiğimiz 88 madalya ile olimpiyatlara katılan takımlar içerisinde (neden devletler demedik diye soracak olursanız; olimpiyatlara belirli dönemlerde çeşitli ülke uyruğuna sahip sporculardan oluşan karma takımlar da katılmıştır) 37. sırada bulunmaktadır. Toplam madalya sayısında bizden yukarıda bulunan takımlardan Belarus'un katıldığı 11 olimpiyatta 90, Ukrayna'nın yine 11 olimpiyatta 122 madalyası bulunurken bizim 88 sayısına ulaşmamız için 37 olimpiyata katılmamız gerekmiştir. Bu sayılara son zamanlarda patlak veren atletizm doping skandallarına karışan sporcuların madalyalarının da dahil olduğunu hatırlatırız.

Durumun vehameti ortadayken, bireysel sporların gelişimi için yatırımın artırılması gerekliliği ortada. Bisiklet de bireysel ve takım sporu olarak Türkiye'nin çok geride kaldığı sporlardan bir tanesi. 1960lı yıllarda Rifat Çalişkan'ın Uluslararası Marmara Bisiklet Turu'nda aldığı birincilik ile bisiklet sporuna ilgi hatrı sayılır derecede artmış, ne yazık ki ilerleyen yıllarda tura daha kaliteli bisikletçilerin katılması ve Türk sporcuların başarı kazanamaması yüzünden ana akım medyada kendine yer bulamayan bisiklet halka adeta unutturulmuştur.

Not: Türkiye'nin olimpiyatlarda bisiklet sporunda aldığı en büyük başarı 1972 Münih olimpiyatlarında Ali Hüryılmaz'ın bireysel yol yarışında kazandığı 73.lük ve Türkiye takımının takım zamana karşıda aldığı 24.lüktür. Takım zamana karşıda bizden daha kötü derece yapan İrlanda ve Eritre 2015 yılındaki Tour De France'a sporcu göndermiştir. Ülkemizin henüz WorldTour (En yüksek bisiklet takımı seviyesi) seviyesinde yarışan bisikletçisi bulunmamaktadır.

Bursa'daki ucube veledrom.
Türkiye'de bisikletin gelişmesi için herhangi bir tesis yoktur. 1950li yıllarda Bursa'da yapılan (ya da yapılmaya çalışılan) veledrom, pistin açısının yanlışlığı yüzünden yıllarca futbol sahası olarak hizmet vermiştir. 2015 Ekim ayı itibariyle Türkiye'de sadece bir adet veledrom (Maltepe) bulunmakta ve bu veledrom eğitim amaçlı ve düşük eğimlidir.


İstanbul gibi kaotik bir şehirde antrenman yapmak büyük riskler içermektedir. Anadolu yakasında oturan vatandaşların bir şekilde veledrom'a ulaşabildiğini varsaysak da, uzak semtlerde oturan vatandaşların bu tesise ulaşımı zulüm olmaktadır. Avrupa yakasında yapılacak yeni bir tesis bu yakadaki sporcular için bir lüks değil ihtiyaçtır.

Yazının başlığı ne kadar "Neden Veledromlarımız yok?" olsa da, biz biraz da "Neden veledromlarımız olmalı?" sorusuna cevap verelim;

Türkiye doğası gereği bisiklet antrenmanları için uygun rotalara sahip. Yüksek irtifa antrenmanı yapılacak şehirlerimiz (örn: Erzurum) , takım zamana karşı antrenmanı yapabilecek uçsuz bucaksız ovalarımız (örn: Konya) mevcut. Bu antrenmanların yapılabilmesi için belirli yetkinliklerin elde edilmiş olması gerekiyor ve bu yetkinliklerin en kolay ve tehlikesiz şekilde geliştirilebildiği yerler de veledromlardır. Yol bisikleti sporunda gelişmekte olan ülkere baktığınız zaman pist bisikleti kültürünün önemini çabucak kavrayacaksınız. Commonwealth ülkeleri son yıllarda veledromlarda yetişen sporcuları ile sporu domine etmeye başlamıştır. Kolombiya'da şu anda faal durumda 8 veledrom bulunmaktadır. Aşağıdaki görüntüler insanlarımızın çoğu zaman fakir olduğu gerekçesi ile dalga geçtiği Ermenistan'dan. Videoda henüz kilitli pedala bile sahip olmamasına rağmen genç sporcuların heyecanı ve azmi net bir şekilde gözler önüne seriliyor. Varsın bizim de veledromumuz olsun ama bisikletlerimiz eski olsun!


Erivan'daki 3200 kişilik olimpik veledrom.


12 Haziran 2015 Cuma

something like happiness

"marks to prove it" muhteşem bir albüm olacağa benziyor. must be like nothing else, must be like nothing else.

5 Haziran 2015 Cuma

olmayınca olmuyor

bir kendi yazdıklarıma, bir de turgut uyar'ın yazdıklarına bakıyorum. sonra defalarca "backspace" tuşuna basıyorum. haddimi bildirenin "büyük saat" olması güzel bir yandan. öte yandan, sonsuza kadar erişilemeyecek edebi bir nezaketin yanına bile yaklaşamamanın verdiği hafif dargınlık var. sonra bir an geliyor, en uzun süre "backspace" 'e  basmama rekorumu da kırıyorum. bu sefer yusuf atılgan sinir bozucu bir üslupla karşıma dikiliyor. aslında sinir bozucu olan o da değil. bu adamların ulaştığı kriter o kadar yüksek ki; insan yazmaktan korkuyor.

benim halimi soracak olursanız; şu sıralar içinde bulunduğum şapşallık kafanızda bir kıvılcım yakmaya yeterli olacaktır. 

iyi geceler.